Birincilik Kazanan Hikaye "Yaşa Mucizem"
Bu günü çok özel kılan bir şey var. Yaşadığım değişimin dışında ve çok ötesinde bir şey. Ben annemi ilk defa bugün göreceğim. Bir doktorun sözünü duydum. “Dolamaç bebeğin annesine haber verin, gelip bebeğini görebilir.” dedi. Onun da benim kadar heyecanlanıp heyecanlanmadığını bilmiyorum. Fakat benim içimde kuşlar uçuyor. Görmekten ziyade görülmek istiyorum. Çünkü şunu biliyorum ki beni sadece o görebilecek. Eğer yaşama imkanım varsa, eğer hayatta kalmama imkan varsa benim ne olabileceğimi, nasıl olabileceğimi o görebilecek. Buradaki insanlar için mor görünümlü, sınırda kalan bir canlıyım. Ama benim sevimli bir bebek olabileceğimi, mor görünümlü derimin bir gün pembe-beyaz görünebileceğini, şiş karnımın yumuşak ve düzgün bir bebek tenine dönebileceğini, kırmızı, sulu ve hastalıklı görünen gözlerimin bir gün son derece dikkat çekici, ışıltılı, kara gözlere dönebileceğini bir tek o görebilecek. Kendimi görmek için onun gözlerine ihtiyacım var. Çünkü bir tek o bana hasta bir bebek olarak bakmanın ötesine geçebilecek. Güzelliğimi değilse bile güzel olabileceğimi görebilecek. Bir gün normal olmanın muhteşemliğini yaşayabileceksem eğer ilk belirtilerini onun gözlerinde göreceğim.

Kendimi onun gözlerine hazırlamak istiyorum. Daha az korkutucu görünebilmek istiyorum. Beni görünce gülümsemesini istiyorum. Yeni doğan bebeğini kollarına alan bir annenin yaşadığı o muhteşem duyguyu yaşamasını, gözlerinden taşan sevginin tüm varlığını kaplamasını istiyorum. Olması imkansız gibi görünen şeyleri istiyorum. Çünkü bizim aramızda korku var. Belirsizliğin korkusu var. Bugüne erişmiş olmam yarına erişebileceğimin bir göstergesi değil. Beni bugün sevse, bana sonsuz bir sevgi ile baksa bile yarın bana bakabilmesi için burada olup olmayacağım belli değil.

Tüm bunlara rağmen beni gördüğü ilk anda beğensin istiyorum. Hiç olmazsa ağzımdan girip akciğerlerime uzanan, dudaklarımı ve yüzümü gerip çarpıtan şu hortumu çıkarabilsem. Burun deliklerimden çıkan ve ilk hissettiğimde bana upuzun bıyıklarımın olduğunu düşündüren şu ince borulardan kurtulabilsem.

Varlığın değeri, güzelliğin ölçüsü ancak görülmekte ise ben de görmekten ziyade görülmek tasasındayım. Rabbimin bile evreni ve insanı kendi güzelliğinin yansımasını görmek için yarattığını düşünürsek, benim bu konuda tasalanıyor olmam anlaşılır bir haldir. Aslında içimi rahatlatan bir durum var. Sonuçta bana bakan gözlerinin beni çirkin görmesi mümkün değil, annelerin gözleri çocuklarını asla çirkin görmez çünkü. Aradan yıllar geçtikten sonra annem bunu itiraf edecek ve evet diyecek, çok çirkindin ama benim için dünyanın en muhteşem bebeğiydin. Fakat o günlere daha çok var.

Doktorun ağzından “Dolamaç bebeğin annesi gelip görebilir.” ifadesini duyduğum andan itibaren büyük bir heyecan içindeydim. Herşeye rağmen görünüşümün derdine düşecek kadar heyecanlıyım. Nasıl görüneceğimi öyle çok düşündüm ki ne göreceğimi düşünmeye pek de fırsatım olmadı. Bana bakan gözlere ben de bakacaktım. Annemde uyandıracağım ilk izlenim kadar önemliydi aslında annemin bende uyandıracağı ilk izlenim. Ama yine de bunu çok düşünmedim. İyi ki merak etmemişim beni altı ay karnında taşıyan insanın yüzünü. Eğer merak etmiş olsaydım sadece cevaplanmamış sorular ve giderilmemiş bir merak ile kalacaktım.
Yoğun bakımda geçen hayatımın ikinci gününe görülme endişesi hakim oldu. Ve öyle sanıyorum ki herhangi bir endişeye açık değil vücudum. Çok küçük, çok dayanıksız bir bebek olduğum için içimde hissettiğim yoğun endişe bana zarar veriyor. Belki de bu dönemi bir şey hissetmeden, bir şeyi ümit etmeden geçirmeliyim. Rabbimin büyük bir lütfuyla fiziksel olarak herhangi bir acı hissetmiyorum. Damarlarıma giren tüm o iğneleri, akciğerlerime ve mideme kadar uzanan hortumları algılayabiliyorum ama bana acı vermiyorlar. Şu an burada bana dayanılmaz derecede acı veren iki şey var. Bunlardan ilki son derece muhtaç olduğum anne şefkati eksikliği, ikincisi ise ertesi güne kadar yaşama ihtimalimin olup olmadığını bilemiyor olmam. Yoğun bakımın ısısı kesinlikle değişmediği halde ve buradaki ısı beni üşütmeyecek seviyede tutulduğu halde üşüyorum. Anne teninin sıcaklığını hissetmediğim için, onun kollarında ısınma fırsatı bulamadığım için üşüyorum. Her canlı için en kıymetli, eşi bulunmaz ve yeri doldurulmaz varlığın sıcaklığını hissedemediğim için yüreğimde esip duran rüzgarlar dinmiyor ve ben bir türlü ısınamıyorum. Bir gün, eğer pes edersem sebebinin bu soğukluk olmasından korkuyorum. Yüreğimin kenarında esip duran bu rüzgarın dinmesi için yalvarıyorum. Gücümü tüketen bir şey çünkü bu dayanılmaz esinti.

Annesizliğin acısı ve zorluğu kadar ümitsizliğin de acısını çekiyorum. Yarına ya da daha doğrusu bir saat sonrasına bile çıkıp çıkamayacağım belli değil. Kimseden ümit verici bir cümlecik duyamıyorum. Oysa içinde bulunduğum durumda beni en çok canlandıracak, en çok kuvvetlendirecek şey bir parça ümit olacak.

Vücudumdaki tüm kanı değiştirip yerine taze ve oksijenle dolu kan verenlerin fark edemediği şey ümitsizliğin gücümü ne kadar tükettiğidir.

Kocaman, son derece güçlü, damarlarının hiçbiri patlamamış yeterli nefesi kendi kendine alabilen ve kalp atışları son derece güçlü olan insanların bile ümitsizliğe dayanamadığını öğreneceğim günlere henüz çok var ama ben şunu öğrendim ki ümitsizlik insanın gücünü en çabuk tüketen hastalıkmış. İnsana en çok zarar veren günahın da ümitsizlik olduğunu ileride öğreneceğim. Çok ilerde değil ama yine burada, yoğun bakımın sınırları içinde. Belki ömrüm olur da bir gün peygamberimizin de “Ümitvar olunuz.” dediğini, ümitli olmanın yaşamanın en temel kuralı olduğunu da öğrenebilirim. Burada kimse bana ümit veremiyor. İlaç veriyorlar, kan veriyorlar, nefes veriyorlar, kalbimin atmasını sağlıyorlar ama ne ümit verebiliyorlar ne de anne sıcaklığı. Ve bu iki yoksunluk yoruyor beni.

Yaşamaya ve kavuşmaya dair ümidimle birlikte ikinci günümde tükeniyor. Başka doktorlar, başka hemşireler geliyor. Ne yazık ki hiç biri annemi getirmiyor. Ne yazık ki hiçbiri bir parça ümit vermiyor. Zaten az olan gücüm tükeniyor. Yaşamaya karşı duyduğum büyük arzunun verdiği gücü yitiriyorum. Güzel başlayan günüm kötü bitiyor ve ikinci günü tüketip üçüncü güne geçerken minik bedenimde yangınlar çıkıyor. Ben içimden üşürken annesiz ve ümitsiz kaldığım için bedenim alev alev yanmaya başlıyor. Ateşim çıktıkça daha çok üşüyorum. Üşüdükçe ateşim daha çok çıkıyor. Kırk derecenin üzerine çıkan ateşin çok tehlikeli olabileceğini, hayatımın beni çok üşüten bu ateşle sona erebileceğini doktorların sözlerinden anlıyorum. Korkunç denebilecek kadar yükselen ateşimle birlikte artık hayata bir sis perdesinin arkasından bakmaya başlıyorum. Kontrol edilemez bir hızla kırk bir dereceye çıkan ateşi düşüremiyorlar ve her saat başı damarlarıma verdikleri antibiyotiklerin derecesini arttırıyorlar. Şimdi düşünemiyor, ümit edemiyor ve kimsenin yolunu beklemiyorum. Güçsüz, biçare ve zavallıyım. En başından itibaren elimden bir şey gelmiyordu ama yaşamaya dair bir hevesim vardı. Yükselen ateşle birlikte hevesim de sönüyor sanki. Acısız, hevessiz, beklentisiz minik bir vücuda dönüşüyorum. İşte şimdi tam göründüğüm gibiyim. Oysa şimdiye kadar içimde kimselere görünmeyen gücüm vardı. Kimse katkıda bulunamasa da kendi kendime büyüttüğüm bir kuvvetim vardı. İşte üçüncü günün sabahında yükselen ateşimle birlikte yitirdiğim bu oldu.

Bu arada annemin de henüz yoğun bakımda olduğunu öğrendim ki bu bilgi aklımdaki “niçin yanıma gelmiyor” sorusunun cevabı oldu. Gelmesinin mümkün olmaması geçerli bir mazeret olabiliyor. Diğer tüm ihtimalleri –ki bunlar kötü ihtimaller- bir anda geçersiz kılabiliyor.
Yine de bu olmamalıydı, böyle olmamalıydı. Kaderin karşısında plan yapmanın anlamsızlığını başka bir yolla, daha sonra da öğrenebilirdim. Acelesi yoktu ki böyle bir dersin, daha sonra da öğrenebilirdim. Kader işte, ders verme fırsatlarını elinden kaçırmak istemiyor, hepsini değerlendirmek ve daima öğretmek istiyor. Dünyadaki hayatımın başladığı andan itibaren kurduğum tek hayalim, yaptığım tek planım vardı, annemi görmek. Tek isteğim, tek merakımdı. Gerçekleşmesini umduğum tek planımdı, olmadı. Ama öğrendim, yine öğrendim. Her gücün üstünde bir güç, her planın üstünde bir plan ve her hayalin üstünde bir karar var. Öğrendim, inandım, iman ettim.

Aşina olduğum bir ses, hasret olduğum bir cümleyi olmasını istemediğim bir anda söyleyiverdi. “Dolamaç bebeğin annesi de bu kadar olur zaten.”

Annem geldi, yaşasın annem geldi. Yüzünü görmeyi en çok istediğim insan, yüzümü göstermeyi en çok istediğim insan en olmaz zamanda geldi. Yüzüm kapalı, gözlerim kapalı, görmüyorum, görülmüyorum.

Bir duyu körelirse diğer duyular daha iyi çalışırmış. Benim için ise şu an diğerlerinin bir önemi yok. Aramızdaki cam duvarlar bana dokunmasına engel oluyor. Bari bir ses duyabilsem diyorum. Hafifçe alınıp verilen bir nefes sesinden başka bir ses duyamıyorum. Yanımdaki annem ama ben şu an hiçbir şey hissedemiyorum. Beni gördüğü o ilk anda ne hissettiğini bilemiyorum ve asla da bilemeyeceğim. Hayalini kurduğum karşılaşma anından çok uzak bir an yaşıyorum. Her saat başı gelip küvezimin başında dikilen hemşire ve doktorlardan farklı bir şeyler olur diye düşünüyordum ama olmadı, hiçbir şey olmadı. Sessizlik, hissizlik ve karanlık var. İsyan da işe yaramaz, itiraz da… Annemin varlığının tek belirtisi olan nefes sesleri de bir iki dakikadan fazla sürmedi zaten. “Tamam” dediler ve uzaklaştı. Ne düşündü, ne hissetti, bana bakınca ne gördü bilemiyorum. Ona ait tek çıkarımı hemşirenin kurduğu cümle ile yapabiliyorum. Ufak tefek biri demek ki benim annem.

Geldi ve gitti, ne parlak ışıklar eşlik etti gelişine, ne yanar döner renkler. Ne kapkaranlık kesildi dünya, ne soldu, ne sarardı. Onca hayalin yaşanmasına engel oldu gözlerimi kapatan bant. En başta olması gereken şey, her şey olup bittikten sonra oldu. Demek ki diye geçirdim içimden ne görmenin zamanı gelmiş, ne de görülmenin. Madem ki var her şeyin bir vakti, saati. Görmenin de vardır, görülmenin de zamanı. Bana düşen sadece beklemek. Eğer bekleyebilmek de varsa kaderimde. Çıkabilirsem yarına, bir ümidim daha olacak. Hem ümit değil miydi her bitişe bir başlangıç mutluluğu katan. Annem geldi ama ben göremedim. Olsun ümidim var. Gelmesi ihtimali varsa beklenenin, beklemek de güzel. Beni hafifçe sersemleten, algılarımı zayıflatan ışık tedavisi ve annemin sessizce geliş-gidişi üçüncü günü tüketen olaylar oldu. Üç gün geçti, üç gece geçti. Üç kere güneş doğdu üzerime, üç kere güneş battı ben bu dünyada soluk alırken. Kim bilir daha kaç gün, kaç gece; kim bilir daha kaç bitiş, kaç başlangıç; kim bilir daha kaç gülüş, kaç gözyaşı var kaderimde. Kader deyip susmak gerekiyor, zira en büyük ve kudretli planlayıcının elinden çıkıyor her karar ve susmamanın hiçbir faydası yok. Hem zaten en iyisini de o biliyor. Öyleyse beklemeli; bitsin gün, bitsin gece…

Dördüncü gün başladı, dördüncü gün bitti. Gözlerim kapalı. Saat başı tekrarlanan tedavi, yoğun bir uyku hali. Dört günlük ömrümde hiçbir şey anlamadan, hiçbir şey öğrenmeden; bir şeyi azaltıp bir şeyi çoğaltmadan geçirdiğim tek günüm oldu. Annem tekrar geldi mi, gelmedi mi bilemiyorum. Sorsalar uyuyordum derim. Hiç azalmadan tüm gün süren bir uyku hali, şaşkınlık, uyuşukluk. Geceye doğru açıldı gözlerim, artık görebilirim ama uyku isteğim her şeyden fazla. Görmek, anlamak, öğrenmek için duyduğum onca isteğe rağmen uykuya yeniliyorum. Her gün belki de on iki saatim uyuyarak geçiyor.

Beşinci günüm artık alıştığım uygulamalarla başlıyor. Elime takılı olan serumun yeri değiştiriliyor, bir küçük delik daha açılıyor. Ayağıma takılı olan serumun yeri değiştiriliyor, bir iz daha kalıyor bedenimde. Bir parça daha kan alınıyor. Tahliller, tetkikler yapılıyor. Sarılıkta gerileme görülüyor ve bu gözlerimin kapatılmayacağı anlamına geliyor. Gözlerim kapatılmazsa ve gelirse annemi görebileceğim. Ümit ettiğim, hayalini kurduğum görüşme anının dışında gelişti her şey, görüldüm artık ama görmedim henüz.

Bir hemşire geliyor ve günlük temizliğimi yapıyor. Vücudumu siliyor ve temizliyor. Tüm alışmışlığına rağmen gösterdiği özen öylesine abartılı ki iyi niyetini olumsuzlaştırıyor. Dokunmaya çekinir gibi değil de dokunmak istemezmiş gibi. Oysa biliyorum bileğimi ayaklarımdan tutup kaldırırken neden bu kadar incelikli davrandığını. Gelişmemiş bir vücutta bulunan kemiklerin ne kadar çabuk kırılabileceğini, en ufak bir tazyikin derimde morarmalara sebep olabileceğini, gereksiz bir hareketin iç organlarına zarar verebileceğini ilk günden beri biliyorum. Yoğun bakımda bulunan bebeklerin en küçüğü olduğum için gösterilen özen çok daha fazla. Etrafımda bulunan insanların gösterdiği onca özene rağmen ellerim, ayaklarım mosmor. İğne deliklerinin etrafı değişik renklerde morarıyor. İki gün önce çıkarılan iğnenin yeri sarımtırak bir mora dönmüşken, yeni takılan iğnenin yeri kırmızımsı bir mor. İzlenimci bir ressamın çizdiği tablolara benziyorum. Biri benim gerçeğe tamamen uyan bir resmimi yapsa kimse inanmaz. Bu kadar farklı tonlarda morun bir insanın vücudunda aynı anda olabilmesi gerçek dışı çünkü.
Çok beklenen, çok arzu edilen bir olayın gerçekleşmesi ilk anda fark edilmeyebilir mi? Neden bütün hemşireler beyaz giyerken bu hemşire yeşil giymiş düşüncesi geçti aklımdan. Yüzünde maskesi, elinde eldivenleri vardı. Çok bol gelen kıyafetinin içinde kaybolmuş gibi görünüyordu. Simsiyah saçları özensizce toplanmış, benzi soluk olmanın da ötesinde bir renk almıştı. Gözlerini görene kadar anlamadım ama gözleri, bana bir mucizeye bakar gibi bakan gözleri. İşte o anda anladım annem olduğunu, o anda anladım prematüre bir bebekten çok daha fazlası olduğumu, o anda anladım bir annenin çocuğu olmanın ötesinde bir insanın yaşama sebebi olduğumu. Biliyordum, hissetmiştim annemin gözleri bana baktığımda ne olduğumu değil, ne olacağımı göreceğimi biliyordum.

Yeryüzündeki en güzel şeye bakıyor gibi, eşi ve benzeri olmayan, başka kimselerin görüp bilemeyeceği kutsal bir şeye bakıyor gibi. Kısacası bir anne, çocuğuna bakıyor gibi. Uzaklaştığım ve unutmaya başladığım cennetin hatırası canlandı zihnimde. Biz cennette beraberdik, ben bu bakışı cennette gördüm, bu muhteşem duyguyu cennette hissettim. Annemin gözlerini gördüğüm an yeniden cenneti yaşadım. Hiçbir kayda bağlı olmadan, hiçbir şart koymadan sevileceğimi gördüm. Bana biçilen değerin ölçülemeyeceğini, hiçbir şeyin benden daha değerli olamayacağını, bir hayatın artık benim hayatıma bağlı olduğunu, bir insanın benim mutluluğum için her şeyden vazgeçebileceğini gördüm. Sınırsız sevilmenin ne olduğunu, bu sevginin hiç bitmeyeceğini anladım. Gördüm ve anladım korkulanın olmayacağını. Gördüm ve anladım dünya hayatımın yoğun bakım sınırlarının dışına taşacağını, süreceğini, güzel olacağını, mutlu sonla biteceğini. Annemin gözleri bana böyle dua eder gibi baktığı sürece, her bakışına bir yalvarma ve şükür eklendiği sürece, bu duanın reddedilemeyeceğini anladım. Bir duanın kabul edilmesi için gereken şart ne ise annemin bakışında gördüm hepsini. Annemin duasını bana bakışında gördüm. Mucizem diyordu bana, yaşa diyordu. Gönlüme düşürüldüğüyse bu sevgi, bu kadar büyük, sensiz kalmayacağım diyordu. Sonu olamayacak bir sevgi bu kadar büyük olamaz diyordu. Bir kere seni koklamak mümkün olamayacaksa, yüreğim kokunun hasretiyle bu kadar yüklü olamaz diyordu. Annem bana “yaşa mucizem” diyordu. Gönülden dilemenin daha ötesinde, gönlü bu dilek olmuş; kalbi ve aklıyla dua etmenin ötesine geçip aldığı nefesini bile duaya çevirmiş annem bana, “yaşa” diyordu. Seni sarmalı kollarım, seni sevmeli yüreğim diyordu. Artık ben başka hiçbir şey için var olamam diyordu. Sensiz yaşayamam, ölürüm demiyor, isyan etmiyor, feryadıyla gökleri inletmiyor, sadece seni sevmenin ne olduğunu bir kez öğrendim, bir daha unutamam. Seni bir kez gördü gözlerim senden başkasına bakamam diyordu. Neye baksam seni görürüm, neyi sevsem seni severim, kokladığım her çiçekte artık sadece seni koklarım diyordu. Annem bana bir mucizeye bakar gibi bakıyor. Annem bana “YAŞA MUCİZEM” diyordu.