İkincilik Kazanan Hikaye "Habersizce"
Erzurum’un karlı bir kışa geçmeden önceki sayılı güzel günlerinden birine, bir ekim sabahına uyandık. Mutfaktayım, kızım içeride apartman görevlimizin ilkokul çağındaki kızıyla oynuyor. Nebahat’le… Eşimin görevli olduğu geceler, onu yanıma alıyorum. Korkuyorum çünkü, o çocuktan cesaret alıyorum. Yakında iki çocuk annesi olacağım ama ben çocuğum daha.

Birdenbire sıcak bir şeyler akıyor bacaklarımdan. Eyvah! Korkunç bir kanama başlamış durumda. Yardım çağırmak için dışarı çıkan Nebahat, yanında komşularla dönüyor eve. Üç yaşındaki kızım ağlıyor anne diye, korkmuş… O kalabalığın arasından yer bulup yüzümü, saçlarımı okşuyor. “Korkma yavrum, ben iyiyim, merak etme” diye yattığım yerden sarılıyorum ona, öpüyorum; ama iyi değilim. Altıma koyduğumuz her şey, havlular, çarşaflar yetersiz, kanamam çok… Kızımı bir arkadaşım götürüyor evine, beni de acele hastaneye kaldırıyorlar.

Doktorum belli etmemeye çalışsa da hissediyorum, paniklemiş durumda. “Ne olur doğumu durdurun, çok küçük daha.’’ Yalvarıyorum ve sıkıyorum kendimi doğmasın diye. İçimde ne kadar kalırsa o kadar büyüteceğim gibi geliyor bana, beş dakika bile o an çok önemli benim için. Doktor anlıyor psikolojimi ve doğumun kaçınılmaz olduğunu, tutmaya çalışmamamı, şu saatten itibaren artık onu besleyemeyeceğimi söylüyor. Doğmasına yardımcı olmam gerekiyormuş. Allah’ım bebeğime yardım et, o daha çok küçük, minicik.

İğneler yapılıyor, kanama kesilmiyor. Plasenta önde olabilir diye ameliyattan söz ediliyor. O gibi durumlarda böyle kanamalar olabilirmiş. Sonra vazgeçiyorlar. Ve sancılarım başlıyor. Korkunç… Hiçbir şeyden korkmuyorum, ne yaparlarsa yapsınlar ama bebeğim yaşasın. Tek söylediğim bu. Ben bebeğim dedikçe yanımda refakat eden arkadaşlarım sormuşlar doktora. “Anneyi kurtarabilirsek ne mutlu, çok kanaması var, her an şoka girebilir. Bebek zaten çok küçük, ondan umudumuz yok’’ cevabını almışlar. Bunun üzerine kadını erkeği arkadaşlar hastaneye koşmuş kan vermek için, yardım için. Eşim yok yanımda, görevli. Kimsem yok… Gurbet elde arkadaşlar birbirinin akrabası, annesi, babası, kardeşidir hep.

Arada haber veriyorlar, kızım uslu uslu oturuyormuş komşumda, yemeğini yemiş, kimseyi üzmemiş. Canım yavrum benim, üzmez ki! baba uzakta, anne hastanede… Çok üzüldü, çok korktu biliyorum ama çaresizim.

On iki saat sonra doğum gerçekleşti. Başım hep yukarıda, her şeyi izliyorum. Bebeğimden sonra paramparça, salkım saçak bir şekilde plasentayı aldılar. Doktor ilk kez böyle bir olayla karşılaştığını söyledi. Sanki rahim içine bomba atılmış gibi… Bir hafta önce okul dönüşü tökezleyerek diz vurup kalkmıştım. Sanki Harmandalı çalıyor… Ege’den gittik ya Erzurum’a, olacak o kadar. Her halde bu efelik sebep oldu sanıyoruz. Kim bilir…

Bebeğim ağlamıyor diye panikteyim; ağlıyor dediler, ama sesi çok zayıf, yaklaştırdılar bana yavrumu. Zorla işitiyorum sesini; nasıl ince, nasıl cılız bir ses… Çok şükür! Bak ayak izi, diye bir kağıt gösterdiler. Kağıtta minicik kırmızı bir leke… Ben yine paniklerdeyim, neresi kanıyor çocuğumun? Boya imiş, kan değil; oh yine çok şükür! Bu arada ebe “oğlan” diyor, doktor “Hayır, kız.’’ Ebe ısrarcı ama doktor emin kız olduğundan. Ancak o kadar ufak ki, organları daha tam olgunlaşmamış.

Bebeğim nasıl, kızım yaşayacak mı? Birisi olumlu yanıt versin ne olur! Doktorum şefkatle elimi tutuyor; “Yeter, sus artık lütfen, bak buradaki herkesi ağlatıyorsun.’’ Meğerse orada genelde çok doğum yapıldığından, kız çocuklarına da pek değer verilmediğinden, anneler benim gibi ikinci ve kız olan bebeklerini önemsemezlermiş. İnanması zor ama baktım ebeler gerçekten ağlıyor.

O geceyi benim başımda geçiriyor doktorum. Sürekli kontrol ediyor, bebeğimden sürekli haber getiriyorlar. Sabah onu görmek istiyorum. İtiraz ediyorlar. Bir şey mi oldu kızıma diye ısrar edince koluma girip üst kata çıkarıyorlar. Titriyorum ve başım korkunç dönüyor. Ama bayılmayacağım, kızımı görmem lazım.

Yavrum çok çok küçük. “Nasıl büyüyecek” diyorum. Parmaklar kibrit çöpü, bilekler sigara inceliğinde mini mini, öyle yalnız, çaresiz, öyle ilgiye ve yardıma muhtaç, öyle korumasız görünüyor ki bana o an. Nefesi düzensiz ama eller, ayaklar kıpır kıpır… Dayan yavrum, diyorum içimden. Sen benim minik kızımsın, annenim ben senin. Beraber mücadele edeceğiz bebeğim, dayan. Benimle onun arasında bir yol açıyorum sanki, düşünce gücümle ona ulaştığımı ve sevgimi, şefkatimi ulaştırdığımı hissediyorum.

O gün öğlene doğru doktor minik kızımı üniversitenin araştırma hastanesine sevk edeceğini söylüyor. Bebeğim beklenenin üzerinde aktifmiş. Hiç umut yok zannedilirken yüzde elli yaşama şansı olabilirmiş. Oranın olanakları daha iyi olduğu için…

1979 yılının Erzurum koşullarında bir ambulans bile hazırlanamıyor. Bebeğim, alelacele İzmir’den gelen teyzesinin kucağında, bir taksiye binip gidiyoruz. Yolda gözlerini açıp ilk kez bakıyor dünyaya.

Erzurum Üniversitesi Araştırma Hastanesi içe ferahlık veren, aydınlık, yeni bir bina. Taksiden indik. Şoför bana yardımcı oluyor. Yerde oturan kadınlar ağıt yakıyor, adamlar ayakta. Aman, dedi kardeşim şoföre, sıkı tut, bayılacak. Hayır, bayılmak yok, kızımı asla bırakmam.

Yeni doğan servis katına çıkıyoruz. Kuvöz hazır, hemen oraya alıyorlar yavrumu. Kardeşim büyük kızım için ayrılıyor yanımızdan. Ben bebeğimin başındayım. Birden nefesi duruyor. Feryat figan, doktorlar hemen kuvöze ellerini sokup sarsıyorlar kızımı. Nefes yeniden başlıyor. Burnuna gavaj takılıyor beslenmesi için. Emme refleksi yok henüz. Yirmi dokuz gün burundan besleniyor. Bu arada yine nefesi duruyor. Yine feryat, yine yapılan gelip bebeği sarsmak ve nefesin tekrar başlaması. Böyle her defasında bağırırsam beni taburcu edeceklerini, kaldı ki her sonuca hazırlıklı olmamı söylüyor doktorlar. Bağırmam, yeter ki onun yanında olayım. Sonra bağırmadım hiç ve nefes durmalarında ben müdahale ettim ona; gavajdan mide özsuyunu çekip, hazmettiyse mama vermeyi öğrenip uyguladım. Onunla aynı odada yattım. Sabahlara kadar gözümü kırpmadan olası nefes durmalarına karşı bekledim başında. Konuştum onunla, güç verdiğime inanarak.

Doğumda ciğerlere kirli su kaçırılmış, zatürree oldu dendi. Asla ümitsizliğe kapılmadım. Anlaştık çünkü biz. Sabah akşam iğneler oldu, izleri çok uzun süre üst bacağının ön kısmında kaldı. İğne olurken canı acımaz, hissetmez dediler ama her iğnede içini çeke çeke ağlıyor; kucağıma alamıyorum, avutamıyorum. Sadece düşünce gücümle ona ulaşmaya çalışıyorum.

Zaman geçiyor ancak fazla bir gelişme kaydedilmiyordu. Servisin profesörü hanım aynı zamanda benim öğrenci velimdi. Bir gün ona hayatımın en zor ve bana en acı veren konuşmasını yaptım. ‘’Eğer zeka geriliği olacaksa…’’ ağlıyorum hıçkıra hıçkıra. Yoo, dedi. Öyle bir durum yok, çok küçük doğmuş bir bebek, zatürree geçirdi, sarılık oldu. Ancak toparlayacak kendini. Çok aktif bir bebek, sakın aklınıza böyle şeyler getirmeyin. Yeniden umutlandım.

Kırk iki gün kaldı kuvözde. Beni dördüncü gün eve çıkardılar. Onu diğer bebeklerin de olduğu kuvöz odasına aldılar. Her gün gittim ona, dualarımla yanında oldum. Bir tek gün gidememiştim, o gün ağırlaşmış, çok müdahale edilmiş ve dönmüş hayata tekrar. Anladım, yavrum beni hissediyor, gözlerini açtığında görüyor beni.

Ve kırk ikinci gün hastaneye hazırlıklı gelmemi istediler. Gece kuvöz dışında ilk kez durumuna bakacaklarmış. Heyecanla gittim. Ancak maalesef artık sütüm kalmamıştı ona verecek. Bir damla bile alamadı yavrum, onu bağrıma basıp emziremedim. İçimde hicrandır. Üstüne göre kıyafet yok. Bir kilo üç yüz elli gram henüz. Kundaklandı. Ve ilk kez kucağımda. Sevinç, heyecan, korku, mutluluk hepsi var. Ağlıyorum. Allah’ım, bu bir mucize… İlk kez kokluyorum. Acıkınca ağlıyor, ilk kez sesini net duyabiliyorum. Daha güçlü bir ses artık. Onu besliyorum. Sezen Aksu’nun bir şarkısını ninniye uyarlıyorum ve söylüyorum ona.

“Ümitlerime geliverdi ilkbahar
Gözlerimde bahar sevinci var
Bir başka mutluluğu müjdeliyor sanki çocuklar
Yeni açan tohum, yeşeren toprak ve ağaçlar
Bak işte bir minik Gökçe
Geliverdi habersizce
Anlaştık biz hiç konuşmadan
Minik Gökçe’yle göz göze geliverince…”

Bana yakında servise çıkabileceği, artık eve dönebileceğim söyleniyor. Hayır, kesinlikle onu hastanede bırakamam. Artık ayrılamayız. Ben daha iyi bakarım ona; imza verip her sorumluluğu alıyorum.

Nihayet evimizdeyiz. O yıl Erzurum zorlu bir kış geçiriyor. – 50 dereceyi buluyor zaman zaman sıcaklık. Yakıt az, kaloriferler yeterli yanmıyor. Evde bir gaz sobası kuruyoruz. Bir de elektrik sobası. Evdeki ısıyı öyle sabitliyoruz ki, odasını havalandırırken bile ısı değişmiyor. Yokluklar, kuyrukta beklemeler dönemi. Mama bulunmuyor. Başka marka ishal yapıyor. İshali keseyim derken kabız oluyor. Altına göre bağlanacak naylon zaten yok. İçinde kayboluyor. Naylon torbalardan kesip biz yapıyoruz. Onun bakımında büyük kızımı da devreye sokup, onu da dışlamadan, evde hiç sorun olmadan her güçlüğün üstesinden geliyoruz bir aile olarak. Sanırım biz Gökçe’nin eve çıkmasıyla yuvamızı sağlam temellere oturtmuştuk.

Bu gibi zor durumlarda Allah evlada ömür verecekse, sanırım anneye annelik üstü bir sevgi ve sabır, insanüstü bir güç veriyor. Bir ay boyunca hiç uyumadım ben. Her saat başı 10cc, 20cc mama verdim damlalıkla. Bir süre sonra kusmaları başladı. Bıngıldak çöktü, susuz kalıyor. – 52 derecede arabalar çalışmıyor. Yolda hareket halinde bulduğumuz bir araçla, tamamen buzlu ön camda küçücük bir göz yeri açarak güç bela gittik hastaneye. Mide kapakçığından ameliyat gerekebilir, Hacettepe prematüre servisine… dediler. Her şey hazırlandı. Yola çıkmaya bir gün kala, orada görev yapmış olan hemşire bir arkadaşımın ısrarıyla vazgeçtik. Sonra araştırınca anladım ki vitamini biraz fazla veriyorum. Çabuk büyüyecek ya… Kaş yapayım derken göz çıkarıyormuşum meğerse. Azaltınca her şey yoluna girdi.
İlk kontrolüne giderken babası, bir buçuk kilo olmuşsa ne yaparsın, dedi. Hiç kusura bakma, doktora sarılıp adamı öperim, dedim. Bir kilo yedi yüz elli gram olmuş. Öpmedim tabii adamı ama kanatlandım sanki. Tam muayenehaneden çıkıyorduk ki aklıma geldi. Bebekler anne karnında demiri yedi aydan sonra alıyorlarmış, acaba demir takviyesi gerekmez miydi? Doktorun bana bakışını unutamam. Reçeteye ilave etti. O gün akşama kadar duyan geldi. ‘’Gözün aydın, kız büyümüş.’’

Büyüdü, evet. Yirmi dokuz santim dünyaya gelen ve kilosu benden sır gibi saklanan bebeğim büyüdü. Minicik, elde örülmüş bir tulumu paçalarını yukarı çekip, ayaklarına kocaman gelen patiklerle bağlıyordum önceleri, sonra tam geldi, derken küçük geldi; bir boy büyüğü, daha büyüğü, daha da…

Kızım bu yıl ekim ayında otuz beş yaşına girmiş olacak. Bütün emeklerim helal olsun. Şimdi artık o da bir anne. Ama her zaman benim minik Gökçe’m. Onu bize bağışladığı için Allah’ıma şükrediyorum. Destekleriyle yanımda olan babasına, küçücük yaşında iyi bir ablalık örneği sergileyen büyük kızıma teşekkür ediyorum. Ayrıca doğum doktorum Yücel Şengün’ü, kuvözde bakımını ve tedavisini üstlenen doktor Haydar Ali Kırımlı’yı, bana doğum öncesi refakat eden arkadaşım Yüksel Taşören’i, hemşire arkadaşım Nuray Yavuz’u, kutupları aratmayan o gece bizi hastaneye götüren ve dönüşümüzü kendi arzusuyla bekleyen, adını bilmediğim o dadaş kardeşimi ömrümün sonuna kadar sevgi ve minnetle anacağım. İyi ki vardınız, var olun, sağ olun.