Üçüncülük Kazanan Hikaye "Bir Mikronun Makro Serüveni"
Bebek beni del'eyledi
Yaktı, yıktı, kül eyledi
Bir kapıya kul eyledi
Nenni nenni nenni nenni
Nenni nenni nenni nenni

Müşfik annemin munis sesi bir kez daha yankılandı yoğun bakım ünitesinin loş duvarlarında. Dile kolay ilk göz ağrısı karnındaki otağından zorunlu göç etmişti kuvöz diyarlarına. Şimdi 26 haftalık 900 gramlık kocaman bir şok olarak duruyordu karşısında. İler tutar yanı olmayan mini minnacık el kadar bir şey…

İşte o, benim! Bu da benim hikâyem.

Varın dinleyin serencamımı benden!

Büyükannemin tabiriyle günsüz doğdum. Hem de fazlasıyla günsüz. Hepi topu altı buçuk aylık…

Her şey yolunda gidiyordu ta ki annemin tansiyonu aniden 23’e çıkıncaya kadar. Plasentadaki su da tükenince bir gece ansızın daha evimizi şenlendirmeme epey bir vakit olması dolayısıyla kadıncağız doğum çantasını hazırlamak şöyle dursun; doğum alışverişi bile yapmadan -bana bir zıbın dahi alamadan- elcağızıyla dantelasını işlediği battaniyemi bitiremeden kendini ameliyathanede buluverdi.

Ben artık doğmuştum. Hiç vakit kaybetmeden beni hemen kuvöz mevziine konuşlandırdılar. Zira hayatta kalmak için çok çetin bir savaş verecektim.
Maraton başlamıştı. Hem de engelli koşu olarak. Küçümencik bedenim kablolara, elektrotlara, sondalara râm olmuştu.

Yaşadığı duygusal çöküntüyü saymazsak annemin durumu görece daha iyiydi benden. Üç gün sonra onu taburcu ettiler. İlk ayrılışımızdı. İkimiz de fazlasıyla demoralize olmuştuk. Daha hiç sarılamamıştık birbirimize. O sıralarda vücut ağırlığımdan da 100 gr kaybettim. Adeta bir beden daha küçülünce moraller sıfıra indi ailemde. Bereket hastane tam teşekküllü, klinik ekip yetkin… Hepsi başımda pervane... Ancak ne var ki hane halkı iki gözü iki çeşme… Babam kendi gözyaşlarını içine akıtıp annemi teselli etme gayretinde.

— Canavar o! Canavar!
—Hiç affetmez annesi. Bütün engelleri, zorlukları yenecek. Dağ duruşlu bir babayiğit olacak benim oğlum.
Annemden hem umutlu hem umutsuz bir
—İnşaallah!
Güzel temennilerin için sana müteşekkirim babacığım; ama kazın ayağı hiç de öyle değil. Yaşayacağım diye canım çıktı vallahi! Biliyorsun neler olduğunu.

Evvela solunum problemlerim baş gösterdi. Akciğerlerim yeterli olgunluğa erişmemiş olduğundan ventilatör cihazına bağlandım.

Nörolojik muayenelerim yapıldı. Beynimdeki sinir hücreleri, nefes alışverişimi düzenleyen merkez, sindirim ve bağışıklık sistemim tam gelişmemiş olduğundan; yoğun bakımdan murat bu sistemlerin ve dahili uzuvların gelişimini sağlamak şeklinde olacaktı. Yoğun bakım yoğun sürecekti.

Annem babam için günler hiç bu kadar uzun olmamıştı. Sabah akşam süt getirmek bahanesiyle ziyaret ediyorlardı beni. Yaşamla ölüm arasında ki o ince çizgide gidip gelen bendim ama onlar da ölüp ölüp diriliyordu. Manen ve madden yıpranıyorlardı. Hastane masrafları daha ilk günden bellerini bükmeye başlamıştı bile.

Emme, yakalama gibi reflekslerim henüz gelişmediğinden beslenmem de dolaylı yollardan gerçekleşiyordu. Burnumdan mideme ulaşan nazogastrik bir sondayla besleniyordum. Ah bir de anneciğimin pompayla sağıp getirdiği sütüne, o fazla açık sözlü hemşire her defasında ''Ama sütün çok az'' deyip de kadıncağızı üzmese… Hemşire bilmiyor. Bilse böyle söylemezdi. Annem o az miktardaki sütüne bütün dualarını, kocaman umudunu, sonsuz sevgisini katmıştı. Haddizatında oldukça konsantre besleniyordum yani.

Ailemde birlikte olabildiğim o kısacık zaman dilimlerinde kataterlerin enfekte olması riskine karşın sadece kısa bir ten teması kurmamıza izin veriliyordu. Babam da dokunabiliyordu bana. Fakat o, kan hücre sayılarımın yüksekliği ve cildimin çok ince olması nedeniyle fazlasıyla kırmızı olan derimden ötürü annem kadar cesaretli değildi bu konuda. Dokunursa elinde kalacağımı sanıyordu. Babam bir bilseydi o muazzam sevgi üçgeninde meydana gelen sinerjinin canıma nasıl can kattığını hiç korkmaz göğüs kafesini açar içine koyardı beni.
İlerleyen zamanlarda ben biraz toparlayınca doktorumuz kanguru bakımı dediği usulle beni annemin babamın göğsüne veriyordu. Azıcık azıcık emebiliyordum annemi. Çene kaslarımda derman olmadığından çabucak yorulup uyku fazına geçiyordum; ama olsun zaten bu sıcak temastan maksat iyileştirici sevgi bağını enikonu aktive edip bana güç pompalamaktı. Sahiden işe yarıyordu, ben güçleniyordum.

Kuvözdeki günler yerini haftalara bırakırken yaşam mücadelem tüm hızıyla sürüyordu.
Soluğum mecalsiz olduğundan ya belli belirsiz bir ağlama atraksiyonum oluyordu, ya da hiç olmuyordu. Bu yüzden annem ve babam melek olup uçtuğum vehmine dahi kapılabiliyordu kimi zaman. Aile cenahında evham evham üstüne yani… Klinik ekipse mutedil…
''Çocuğunuzun kaybettiği anne karnı zamanı insanın organlarının teşekkül ettiği ve en hızlı büyüdüğü dönemdir. Maalesef o bundan yoksun olduğu için yoğun bakımda yoğun bir tedaviden geçiyor..'' şeklinde açıklama yapıyor doktorumuz.

Acilen büyümem lazım. Ana rahminde alacaklarıma muadil beslenirsem, talihim yaver gider de her türlü enfeksiyon riskine açık olmama karşın başıma bir hal gelmezse ana yurdumdaki gelişim evresini dışarıda da yakalayabilirim. Diye düşünürken sindirim sistemlerimin performansı da diğer departmanlar kadar zayıf olduğundan soğan zarından pek bir farkı olmayan bağırsaklarımda rahatsızlık gelişti. Sıktım dişimi. Muayeneler, testler, tedaviler, cerrahi işlemler…

Zorlukların bini bir para dolaşım sistemim o denli güçsüzdü ki tansiyonum dahi ölçülemiyordu. Beyin damarlarım o kadar hassastı ki her an beyin kanaması geçirebilirdim. Sarılığım da uzun sürdü.

Gözlerime uzman doktor tarafından yapılan ROP taraması sonucu gözlerimden lazer operasyonu geçirdim. Zira akciğer tedavim sırasında zaruretten verilen oksijen göz damarlarımda biraz tahribat yapmış.

Ebeveynlerimin sinirleri tarumar… Onlara moral desteği veren az sayıdaki hısım akrabanın yanı sıra ''Bu yaşar mı? '' diye sormaktan hicap duymayan eş dost…

Bense şom ağızlılara duyargalarımı kapatıp kanguru bakımı saatlerini iple çekiyorum. Çünkü annem benimle konuşuyor o zaman. Hem ben onunla hemhal olunca daha az strese girmekle kalmayıp özgüven kazanıyorum. Ağrı algılamam da azalıyor.

Kuvözde ikinci ayımı doldurmama ramak kala tipik yenidoğanlara benzediğim söylenebilir. Gelişmem ivme kazandı. Solunum problemim büyük ölçüde ortadan kalktı. Kendi vücut ısımı da koruyabiliyorum.

Bu büyük gelişmeden ötürü kuvözden servise alındım. Rehavete kapılmak yok. Tepeden tırnağa tetkiklere, kontrollere berdevam... Uzun süren akciğer tedavim nedeniyle östaki borumda fonksiyon bozukluğu tespit edildi. Biraz işitme sorunları yaşayacağım anlaşılan. Şimdilik başka maraz yok. Herkesleri şaşırtarak genel itibariyle vücudum dış dünyaya adapte olacak şekilde gelişme kaydetti.

Değmeyin keyfime teskere almam yakındır! O çok merak ettiğim evimize ve odama gidebileceğim sonunda.

Doktorlar özel bir bebek olduğumun altını çizerek evde bakım konusunda annemi bilgilendiriyorlar. İyi kayrılırsam ilerde yaşanabilecek sekellerin önüne geçilmiş olacak. İzlenmeye devam edileceğim. Rutin kontrollerim aksatılmayacak.

İki yaşıma kadar yaşıtlarımı yakalamam öngörülüyor. Kanımca geçerim ben onları; zira annemin diline pelesenk ettiği o hüzünlü türkü yerini şu neşeli maniye bıraktı:

Atem tutem ben seni
Şekere katem ben seni
Akşama baban gelende
Önüne atem ben seni…